sizi tanıyabilir miyiz?
tabii ki. 1983 yılında ankara’da doğdum. ilkokulu ankara’da, bilecik’te; sonra da istanbul’da iki farklı okulda okuyarak bitirdim. hep devlet okullarında okudum. en son üniversitede tek tercihim olan mimar sinan üniversitesi sinema- tv bölümüne girdim (sonrası galiba her sinema öğrencisi gibi pişmanlıklar…). bir süre sektörde çalıştıktan sonra bahçeşehir üniversitesi’nde reklamcılık ve marka iletişimi üzerine yüksek lisans yaptım. reklam sektöründe de hatrı sayılır bir deneyimin ardından istanbul üniversitesi’nde antropoloji okumaya başladım. 2 yıl devam ettikten sonra izmir’e taşındım, haliyle o bölüm yarım kaldı. şu an iki kızım var. bir eğitim kurumunda kurumsal iletişim direktörü olarak çalışıyorum.
“çatıdaki adam” film afişi
“çatıdi adam” adında bir belgesel film çektiniz. sizi bu filmi çekmeye ikna eden itici güç neydi?
belgesellerde genel olarak böyledir galiba, itici güç belgeselin konusu ya da konusu olan kişinin kendisidir. benim için de gürkan’la tanışmak, bu adamı herkese tanıtmalıyım duygusunu beraberinde getirdi.
filmde bir yönetmen ve bir görüntü yönetmeni şeklinde mütevazı bir ekip olmuşsunuz. rol dağılımını nasıl yaptınız? az sayıda kişi, “yönetmen” ve “görüntü yönetmeni” kavramlarının sınırlarına dahil olan işler haricinde görevlerle de ilgilenmenize neden oldu mu?
olmaz olur mu! setin getir götür işleri kısmında hepimiz yer aldık. tüm ekipmanların taşınması, ulaşım, yemek hepsi el birliğiyle yapıldı diyebilirim. sadece asli görevlerimizin temel unsurları değişmedi. görüntünün rengi, ışığı, sesin berraklığı vb. teknik işler levent’teydi. yönetimsel süreçler de bende.
gelecek projelerinizde sizi tekrardan belgesel ağırlıklı işlerde mi göreceğiz, yoksa sinemanın daha kurmaca taraflarına da kaymayı düşünür müsünüz?
belgesel bir sinemacı için çekimi oldukça zor ama keyifli ve hatta konforlu bir alan bence. kurmaca usta bir terzinin elinden çıkmış elbise gibi olursa insanı mest eder ama dikiş hataları, kesim hataları göze batmaya başladıkça eziyete dönüşür. devamlılık, kurgu, oyuncu yönetimi gerçekten zor işler. hakkıyla yapmadığınızda/ yapamadığınızda olmamışlık hissinden kurtaramıyorsunuz filmi. oysa belgeselin (sinema tekniği açısından) güvenli liman olmak gibi bir hâli var. bunu konforlu ve keyifli bulduğumu söyleyebilirim. ancak belgeselin de yönetmenin ya da kurgucunun omuzlarına bindiği yer montajda başlıyor. oralarda kafanıza bir huni takıp gezebilecek duruma geliyorsunuz. çok şahane bir dramatik yapı bulursam kurmacaya girebilirim ama belgeselden devam etmeme sebep olacak konular var zihnimde. umarım onları hayata geçirebilirim.
film yakın zamanda “mubi” gibi bağımsız eserlere yer veren platformlarda gösterimde olacak mı?
çok tatlı bir soru. biz filmi birçok festivale göndermedik bile, onlar bize ulaştı. pr ve sektör iletişimi konusunda zayıf bir ekibiz. mubi muhteşem olur tabii ki ama hiç oraları hayal bile etmedim. yaş aldıkça olabileceklere dair inancımız köreliyor galiba…
filmin çekimleri izmir’de yapılmış. gürkan bey’i sık sık kordon sahilde gezerken görüyoruz. bu açıdan izmir, filmde başlı başına bir karakter gibi de rol alıyor. özellikle gürkan bey’in yürüyüş yolunda insanlarla arasında kurduğu o mesafenin yeterli olduğunu söylediği sahnede bunu düşündüm. siz izmir’in filmin dokusuna nasıl dokunuşta bulunduğunu düşünüyorsunuz?
bu benim filmde en sevdiğim sahne, daha doğrusu replik… “bu mesafe güzel…”. bilmeyenler için bahsedeyim: gürkan çok sosyal bir adam değil ama her gün düzenli olarak kordon’da yürüyüş yapıyor. neden sosyalleşmediğini soranlara da her gün burada olduğunu, bir sürü insan gördüğünü ve bu mesafenin güzel olduğunu söylüyor. gerçekten üzerine düşünülesi ve çok derin bir cümle bence. aslında izmir’de o mesele çok yok. gürkan bir kuzey avrupalı gibi düşünüyor ve yaşıyor, izmir ise tam bir akdeniz şehri. belki çok temas ama az derin muhabbet şeklinde ifade edebilirim. benim izmir’e dair gözlemim bu. bu tezatlık gürkan’a bu cümleyi söyletti. onun için izmir’in rolü büyük.
kurgu masasında da sizin imzanıza rastlıyoruz. nasıl bir kurgu süreci yaşadınız? çekerken beğendiğiniz ama kurguda atmak zorunda kaldığınız ne gibi sahneler oldu?
kurgu çok zordu. altı aydan fazla sürdü. 2,5–3 saatlik görüntüyü 25 dakikaya indirmeye çalıştık, birçok versiyon denedik. çok yeri attık, bazılarını elimiz titreye titreye… en sonunda bir yerde durmamız gerekiyordu ve bu hâli son dedik kapattık. ama biliyorsunuz ki bu işin sonu yok. bir nazım hikmet şiiri gibi, bir belgeselin en iyi hâli henüz montajlanmamış versiyonudur diyebilirim :) (bir marksist olarak röportajın en keyif aldığım cevabı oldu diyebilirim -editörün notu )
şu anki belgesel montajı tecrübenizle filmi baştan kurgulayacak olsanız neleri değiştirirdiniz/değiştirir miydiniz?
gürkan’ın zor bir müziği var. o sebeple çok uzun kullanmadım, seyirciyi boğmamak için ama tekrar montajlasam biraz daha uzun tutardım. hatta açılışı gürkan’ın sert bir performansıyla yapardım.
filmin internet üzerinde bulabildiğimiz tek afişinde gürkan bey elinde gitarı ile bir sandalyede oturmakta. son derece “avangart” bir çalışma. tıpkı kendisinin müziği gibi… tasarım kimin elinden çıktı? sizin afiş üzerine nasıl düzenlemeleriniz oldu?
tasarım bir ai ürünü. aslında bizim bir afişimiz yoktu. yurt dışından bir festivalden, gün içinde filminizin afişini göndermeniz gerekiyor diye bir mail geldi. elimizde hiçbir şey yok. sonra levent’in aklına ai geldi. “sen ne istediğini söyle” dedi. kendisine ne istediğimi yazdım, o da bunu sundu. biz de beğendik. sonra da öyle kaldı.
belgesel çekim sürecinde “çatı” ekibini bir araya getirdiğinizi görüyoruz. hepsini bir araya toplamanın ne gibi zorlukları oldu/veya oldu mu?
oldu tabii. gelemeyenler de oldu. o kadar insan için ortak gün ve saat belirlemek belki 2 ayımızı aldı. ama eksiklerle de olsa finalize ettik.
filminiz ile katıldığınız iki yaka film festivali’ne başvuru usulü katılımdan ziyade davet almışsınız anladığım kadarıyla, bu katılım süreci nasıl oldu?
tamamen tesadüf. festival düzenleyicilerinden derya hanım’la görüntü yönetmenimiz levent bir yerde bambaşka bir iş için denk geliyorlar. çay kahve içilen bir anda, birbirlerine neler yaptıklarını anlatırken; derya film festivalinden bahsediyor, levent bizim filmi söylüyor ve derya bir liste çıkarıyor çantasından; çatıdaki adam’ı arıyoruz biz ne zamandır diye :) komik ve absürt bir hikâye ama gerçek. (festival günü derya hanım’dan da aynı hikâyeyi dinledik, gerçek! -editörün notu ).
eklemek, söylemek istediğiniz bir şey varsa…
sinema okumak büyük bir cesaret; tüm sinema öğrencilerine bol şans, bol akıl, bol ilham ve bu dergi için verdiğiniz emeklerin karşılığını alabileceğiniz mesleki bir tatmin diliyorum. sadece türkiye’de değil, her ülkede sanatçı ve sanat emekçisi olmak oldukça zor. hayal kırıklıklarınızı bertaraf edebileceğiniz, sizi hayatta ve oyunda tutacak b planlarınız mutlaka olsun.
söyleşinin sonuna gelirken, ceren hanım’a nazik dilekleri, tavsiyeleri için teşekkür ediyoruz. kendisi şahane bir insan, şahane bir sanatçı. aynı şeyleri gürkan baltacılar için söylemek de mümkün. hayat, iki sanatçıyı bir araya getirmiş; seyirciye yönelik bir eser çıkmış ve biz de biraz daha “okura” yönelik bir röportaj metni çıkardık film gösteriminin ardından.
sinedogma olarak iki sayıdır üst üste kadın yönetmenlerle röportajlar yaptık. çok güzel insanlar keşfetmenin yanında okurların da keşiflerine vesile olabildiysek ne mutlu bize! sıradaki sayımız için de bu talihimizin devam etmesi dileği ile; niteliksizliğe karşı, nitelikli sinema ile kalın!