filmin künyesi: yazan & yöneten: pelin boga
kuklacı : pelin boga
kukla tasarım & yapımı: ağaç kovuğu ahşap atölyesi- aslı yantaş & pelin boga
dekor tasarım & yapımı : ağaç kovuğu ahşap atölyesi- aslı yantaş & pelin boga
sinematografi : pelin boga
kamera: aslı yantaş
ışık: savaş güven
kurgu: pelin boga
seslendirme: özgür ay peköz- savaş güven- pelin boga
colorist: ciwan zengin
müzik: savaş güven
sıradan bir gün (2024)
sizleri tanıyabilir miyiz?
biz pelin ve aslı. istanbul’daki ahşap atölyemizde -ağaç kovuğu ahşap oyma atölyesi- ahşap oyma, yontma ve kukla üzerine çalışan iki kadın sanatçıyız. burada hem el oyması figürler, heykeller, takılar ve kuklalar yapıyoruz; hem de ahşap oyma ve yontma dersleri veriyoruz.
“sıradan bir gün” filmindeki tüm kuklalar, dekorlar ve objeler de atölyemizde, tamamen bizim tarafımızdan tasarlandı, oyuldu, yontuldu ve boyandı.
filminiz sıradan bir gün, hikâyesini kuklalar üstünden anlatıyor. kukla filmleri daima bir animasyon film kategorisinde değerlendirme eğiliminde oluyorum fakat animasyonlarda olmayan bir duyguyu da barındırıyor bu filmler. çünkü animasyon filmleri; tamamen çizimden oluşan bir dünyada çizim karakterler barındırırken kukla filmleri, “gerçek” dünyada geçmelerine rağmen kukla gibi bu dünyaya ait olmayan karakterler kullanıyorlar ve bu da bir brechtian tarzda yabancılaşma duygusu yaratıyor. sıradan bir gün, mekân olarak isimlendirilmiş bir bar kullanarak bu duyguyu biraz atlatıyor lakin yine de o hissiyatı taşıyor. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
aslında bir tür “canlandırma”; bazı festivaller bu türü animasyon içinde değerlendiriyor, bazıları ise ayrı bir alan olarak ele alıyor. kukla filmlerinde bahsettiğiniz yabancılaşma duygusu bizim için de çok önemliydi. bu hissi, kuklacının ellerinin film boyunca görünür olmasıyla bilinçli olarak besledik. kuklacı, hikâye boyunca kuklaları oynatan ama anlatının dışında kalan bir figür gibi görünürken, finalde onun da filmin bir karakteri olduğunu fark ediyoruz. böylece kuklacıya atfedilen “iktidar” rolü kırılıyor; kukla ve kuklacı arasındaki ilişki bir tür dayanışmaya, ortak varoluşa dönüşüyor. bu da filmin yabancılaşmayı yalnızca üretmekle kalmayıp, onu tersyüz ettiği bir ân yaratıyor; çünkü mesafe duygusunun içinden bir bağ, bir yakınlık doğuyor.
sinedogma’nın bu sayıki teması “psikedelik sinema”. psikedeli denince akla beraberinde dünyanın tanımlaması zor, flu bir yer olduğu anlatısı da gelir. genel hatlarıyla insansı kuklalara içkin, onların aslında birer insan olmadığını bilmenin verdiği tekinsizlik duygusu da hikâyenize bu bağlam dahilinde psikedelik bir tat katıyor. anlatmak istediğiniz hikâyeyi kuklalarla anlatmaya sizi iten motivasyonlar nelerdi?
biz ahşap oymacı ve kuklacıyız, yani kukla bizim için sonradan seçilmiş bir araç değil; düşünme biçimimizin bir parçası. kuklayla hikâye anlatmak, gerçek olarak sunulanı temsil etmekten çok, onu sorgulayarak bükmek, tuhaflaştırmak gibi. çünkü kukla hem insana benziyor hem de tam olarak insan değil. o aralıkta, yani tanıdıkla yabancı arasında, tekinsiz bir alan oluşuyor. “sıradan bir gün”de bu duyguyu biraz verebildiysek ne mutlu bize!
klasik “kukla filmleri” formülünde kuklaların hareketlerinin bir insan tarafından sağlanmadığına ikna edecek biçimde stop-motion tekniğiyle çekim vardır. sıradan bir gün’de ise bütün bir film boyunca kuklacı da kuklalarla beraber hikâyeye dahil. bu aslında kuklaların kendi iradelerinden neredeyse bağımsızca oynatıldıklarını göstererek bir illüzyon yaratıyor ve filminize muazzam bir özgünlük katıyor. bu kurgu tarzıyla çekim yapmanızın arkasında yatan sebepler nelerdi?
film, hibrit bir formda ilerliyor. oyduğumuz kuklalar, kukla tiyatrosunun öznesi olan kuklalar; yani sabit yüz ifadeleriyle daha sınırlı bir anlatım diline ve harekete sahipler. stop-motion kuklalar ise daha çok sinemanın öznesi gibi, hareket kabiliyetleri ve ifade alanları daha geniş. biz bu iki dünyayı bir araya getirmek istedik. kuklacının görünür olması da bu tercihin bir parçasıydı; çünkü kuklayı tamamen bağımsız bir karakter gibi göstermek yerine, onun kuklacıyla olan bağını açıkta bırakmak ilgimizi çekti. yani hareketin ardındaki eli gizlemek yerine görünür kılmak, bizim için hem biçimsel hem de anlam olarak önemliydi.
gelecek filmleriniz için aynı barda geçebilecek yeni hikâye fikirleriniz olduğunu söylemiştiniz. aynı bu eserde sergilemiş olduğunuz kukla animasyonu gibi yapım sürecinin de ekrana sızılmasına şu ânda olanak tanıyan daha filtresiz bir yaklaşımın gelecek projelerinizde de belirleyici olacağını düşünüyor musunuz?
evet, o filtresiz yaklaşım bizi hâlâ heyecanlandırıyor. kukla zaten doğası gereği hem çok eski hem de çok esnek bir anlatım aracı; her seferinde farklı imkânlar sunuyor. gelecekte aynı mekânda, yani barda geçen başka hikâyeler de olabilir ama biçimsel olarak aynı kalır mıyız henüz çok net değil. belki aynı film içinde bile biçimin değiştiğini görebiliriz. çünkü bizim için önemli olan, anlatmak istediğimiz şeyin hangi biçimle en iyi karşılık bulduğu. kukla bu anlamda sınır koymaktan çok, o sınırları sürekli yeniden kurma fırsatı veriyor. ayrıca bu filmden tamamen farklı, başka hikayeler de var kuklalarla anlatmak istediğimiz. bakalım neler çıkacak ortaya, biz de merak ediyoruz.
kuklacının ekrana dahil olması, aslında filmi izlerken bir yandan filmin kamera arkasını da izliyormuş gibi hissettiriyor. klasik sinema anlatısında, filmin daha “film” olduğuna ikna olacağımız sanal bir dünyada geçtiğine inandırma çabası vardır. sıradan bir gün’e orijinallik kazandıran yaklaşımlardan biri de bu çok katmanlı anlatım. bu konu hakkında konuşmak isterim.
kuklacının görünür olmasıyla, hikâyeyi anlatmanın kendisi de filmin bir parçası haline geliyor. seyirci yalnızca karakterleri değil, onların nasıl canlandırıldığını da görüyor. bu sayede film hem kurmaca hem de gerçek arasında bir yerde konumlanıyor.
disiplinlerarası bir sanat yapıyorsunuz, sinema esas alanınız değil. dolayısıyla kurgu gibi süreçlerde daha sezgisel bir üretim olmuş. tarantino da kendi yönetmenlik sürecini öğrenirken görüntü yönetmenine “şu sahnede hitchcock’un x filminde yaptığı gibi bir açı kullanalım” gibi teknik ifadelerden uzak, sezgisel yöntemler kullandığını söylemişti. sizinkini de ona benzettim biraz. sinemada çalışmak sizin için nasıldı?
böyle bir benzetme bizi gülümsetti, çok tatlı, estağfurullah! 😊 daha önce de kısa filmler çekmiştim, farklı biçimlerle denemeler yapmıştım (pelin). kukla ile çalışmak ise bambaşka bir deneyim oldu. kurgu, sinema içinde gerçekten ayrı bir sanat; her sahnede anlamı değiştirebilir, hem büyük bir imkân hem de dikkat gerektiren bir alan. biz bu filmde kurguyu anlam yaratmak için değil, yabancılaşma unsurları yoğun bir filmde geçişlerin akıcı olmasını sağlamak ve seyircinin hikâyeye rahat dahil olmasını desteklemek için kullandık.
filmde kukla karakterlerin yanında kukla eşyalar da var tabii. onların çıkardıkları sesler için müthiş bir foley çalışması yapılmış. bardak tokuşturma sesleri vs. onların kayıt süreci nasıldı?
beğenmenize çok sevindik! çoğu sesi kuklaları seslendirdiğimiz süreçte kayda aldık; üç kişi olarak (pelin, özgür ay peköz, savaş güven) kuklaları ve sonrasında eşyaları-hareketleri seslendirdik. birkaç küçük ses için ücretsiz ses efekti sitelerinden destek aldık. kayıt süreci gerçekten çok eğlenceliydi, bir o kadar da yorucuydu; kuklaların hareketlerine tam uysun diye defalarca denedik; görüntünün üstüne bindirip, tekrar tekrar çalıştık.
filmin orijinal bir müziği var. genelde bar gibi gündelik hayatta da müzikler duyduğumuz mekânlarda geçen filmlerde yönetmenler, stok müzik kullanma kolaylığına gidebiliyor. siz bunu tercih etmeyerek yine sıradan bir gün’e “sıradışılık” katmışsınız. film müzikleri nasıl kaydedildi?
aslında stok müzik kullanmak hiç aklımıza gelmedi. bunun en büyük sebebi, çok yetenekli bir müzisyen arkadaşımız, savaş güven’in olması. ona filmin tonu, duygusu ve ritmini açıkladık, süre ve sahnede kullanım amaçlarını ilettik. o da birkaç deneme ve versiyon üzerinden çalışarak filmin havasına uyan bu güzel, özgün müziği ortaya çıkardı.
filme bu ismi vermeye nasıl karar verdiniz? son derece basit bir isim ancak anlattığı gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız toplumsal problemleri çok iyi yansıttığı için de filme cuk oturuyor.
bu tarz erbilmişlikler, kontrol edilmeye çalışmalar kadın+ların her gün farklı formlarda defalarca deneyimlediği olaylar ve erkeklerin dirençle karşılaştıklarında affallayan erkeklikleri… ismi de tam bu sıradanlık ve basitlikte.
izmir kısa film festivali ilk festivaliniz. gelecek duraklarınız nereler olacak? şimdilik aklınızda bir yol haritası var mı?
aslında izmir, türkiye’deki ilk film festivali gösterimiydi. 2024 yılında, kuklartı’nın çağrısıyla, birçok kukla sanatçısının filmlerinden oluşan ve 21 mart dünya kukla günü’nde yayınlanan puppetslam seçkisinde yer almıştı filmimiz. film festivali olarak dünya prömiyerini ekim’de, nijerya’da yaptı. kasım ve aralık aylarında ise mersin’den mardin’e, ispanya’dan meksika’ya çeşitli gösterimleri olacak.
son olarak, toplumsal duyarlılığınız için tebrik ederim. sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
böyle çok yönlü ve derinlemesine bir röportaj için biz de çok teşekkür ederiz. emeklerinize sağlık. filmi izlemek isteyenler ve yaptığımız işleri daha yakından takip etmek isteyenler, web sitemizi www.agackovuguahsap.com ve/ya instagram adresimizi @agackovuguahsap ziyaret edebilirler.